-
Fulya Çelikel Soğancı
Tarih: 23-02-2021 19:42:00
Güncelleme: 23-02-2021 19:42:00
Geçen haftadan devam ...
Düşünür ve ekonomi kuramcısı Jacques Attali, 1977de kaleme aldığı, 1985’de yayımlanan “Gürültü: Müziğin Politik Ekonomisi” isimli eserinde insanlığın müzik deneyimini dörty safhaya ayırır: “Kurban Edilme” safhası, en erken insan topluluklarından başlayarak, sistemli ve detaylı müzik yazısının geliştiği m.s 1000 civarına kadardır. Müzik sadece yapıldığı sürece var olmuş, parça parça günümüze ulaşan, onu yakalama, koruma çabaları sadece o parçayı duymuş olabilen birilerine “hatırlatmak” amacıyla, “betim” olarak yazıya aktarıldığı için, bir sistematiği olmadığı için, sadece “tarihsel kurgu” olarak yeniden canlandırılabilir addedilmiştir. Müziğin yeni çağı, “Temsil”, teknoloji ile evliliğinin ilk akdi sayılabilir: müzik notasyonu, matematiksel olarak bir Kartezyen Koordinat Ekseni olarak okunabilir bir değer-zaman grafisidir aslında. Artık, bir “betimleme” değil, bir “formül”dür, yani hiç bilmeyen biri bile müzik eserini bu notasyon sistemi sayesinde deşifre edebilir. Binlerce yıl süren ilk dönemden sonra bu Temsil dönemi neredeyse 900 yıl boyunca sürer, neredeyse icad edilir edilmez 1501’de müziğe uyarlanan matbaa bakinesi sayesinde güçlenir, köklenir, daha fazla bilgi taşır hale gelir. Ne var ki, hayata müzik dahil etmek hala ciddi bir emektir: Çok kısıtllı imkanları olan müzik kutusu gibi makinecikler dışında, müziğe kolay ve pasif bir erişim yolu halen yoktur.
Edison, 1880lerde fonografı icat ettiği zaman, ona müziksel bir kullanım öngörmemişti: Ses notları yaratabilen, belki sevilen bir aile bireyinin son sözlerini gelecek kuşaklara taşımak gibi duygusal bir misyon yüklenecek, 1889 Dünya Fuarı’nda Makineler Galerisinde bin türlü “son teknoloji” arasında sergilenecek, görece önemsiz ve dünyayı değiştirmeyecek bir buluş. Oysa fonograf, 20. Yüzyılı, müzik algısını, müzik ekonomisini topyekün değiştiren, Attali’nin “Tekrar Etme” safhasının müsebbibi olarak, yepyeni bir çığır açtı. Bir kağıt silindirdeki delikli kod (punchcode) sayesinde kaydedilmiş müziği çalabilen “silindirli piyano”lar (player piano), tek kişilik orkestra olan büyük, pahalı, hidrolik sinema orgları, yüzyıl başında kısa bir süre gezegenimizi süslediyse de bu “kendi kendine çalan” küçük, ucuz, ulaşılabilir makine ile rekabet edemediler. Özelikle 1930’larda radyo da yaygınlaştıktan sonra, artık müzik her yerdeydi: Tüm toplum katmanlarının kolaylıkla edinebileceği, müzik kutusuna birkaç kuruş atarak, plağı defalarca döndürerek sonsuz miktarda ulaşabileceği, radyodan ücretsiz olarak evine konuk olan bir olgu haline gelmişti. Yaygınlaştığı kadar değersizleşmişti de: asansörde, reklamlarda, gece yarısı bilgisayarda araştırma yaparken bir anda, davetsizce, pervasızca karşımıza çıkar olmuştu. Çin’deki Shaolin Tapınağı’nda ya da Orta Afrika Pigme topluluklarının en özel ritüellerinde kaydedilen müzik, örneklenerek bir synthpop şarkısına dahil edilir, bir Süryani ağıdı bir Hollywood filminde tamamen bağlantısız bir sahneye bağdaşır, Johann Sebastian Bach’ın bir org eseri, yazıldığında dünyada dahi olmayan “vampir” imgelemiyle özdeşleşir hale gelmişti. Yani “Tekrar”, faydalı olduğu kadar zararlıydı da. Attali’nin bir sonra öngördüğü “bestecilik” safhası, kitabın yazıldığı dönemde sadece bir “kehanet”ti, fakat günümüzde artık gerçekleşmiş bulunmakta.
Bir sonraki yazımızda, 1990’ların ortasından itibaren hayatımıza giren “bilgisayarla müzik yapma”ya odaklanacağız, bu değişimin 30 yıllık çözümlemesini ve ne gibi yenilikleri hayatımıza soktuğundan bahsedeceğiz. Donanım, yazılım, prodüksiyon nedir, bunların üzerinde konuşacağız. Müzik ile kalın!